top of page
  • Yazarın fotoğrafıAysecan Kurtay

Bir Okuma Denemesi: Malte Laurids Brigge'nin Notları 2


eski zarf, kolaj
ayşecan kurtay

Batık Yaz


O yaz sonu bahçe fazla gölgeliydi. Kuşların alanına saldıran şehir güneşinizi de, zeytin ağacınızı da soldurmuştu. Pandüllü zamanın her vuruşunda renkler biraz daha sönmüştü. O sene zeytin toplayamadın. Çimenler asice uzayan yaban otlarının arasında kayboldu; acemboruları mor salkımları boğdu. Çünkü içerdeydin. Çünkü otuz üç yaşındaydı, babaydı. Maskelerin, protezlerin, başka dünya tanıtıcıların ardına sığınmıyordu, sessizce bekliyordu. Evet bu dalgın, uykulu eşya, korkulu saatler yaşıyordu. İçerdeki dikenlerin sivrilişini, acıya sustukça sararan yüzü görüyordun. Soy ağacı olan hastalığın sinsi ataklarını iteliyordun. Çekilmemiş fotoğraflardan, yaşlı çift biblolarıyla hayal edilen gelecekten, kaprisli küçük hüzünlerden, kurulmayacak teatral aile sofralarından önce çocuğunuzun balonu patladı. Çocuğun beklemesi gerekiyordu, yoksunluğun içinde bekleyerek, izleyerek büyümeyi öğrenmesi. Bekledi.


O maskeli gülüşüyle gülümsüyordu.


Sessiz Adımlar


... anılarımda bulduğum şey, bütün bir yapı değil, bina, içimde parçalara ayrılmıştır; burada bir oda, orada bir oda, şuracıkta, bu iki odayı bağlamayan, hayır kendi başına bir fragman olarak kalan bir koridor.

Evin koridorları uzamış, sonu belli olmayan tünele dönüşmüştü. Yürümüyordun, anın içinde süzülüyordun. Tek yapabildiğin derini dalayan dikenlere aldırmadan sırtını sıvazlamak, sıvazlayıp iniltileri o bedenden uzaklaştırmaya çabalamaktı. Bu iniltilerin hiç zamanı değildi, ne de ölümün. Dikenler yıllarca derinin altında sızılı yol alacaktı. Değdiği ciğerlere, avuçlara, tabanlara, hayallere batacak can yakacaktı. Günlerin adı gibi, bir şeyler kayıp gidiyordu hayattan. Gitti. O, kendi ağır ölümünü öldü.



kolaj
ayşecan kurtay

Bağ Çözülmesi


Tünelin ucu kum fırtınalarıyla yönünü bulmakta zorlandığın çöle açıldı.

Uzak kervanların şıngırtılı seslerini taşırdı kum rüzgârı. Güçlü ayak izleri arardın, fırtına sırlardı. Dayanmak için özsuyuyla beslenen kaktüse dönüşüp, zırhlandın. Çünkü kaktüslü ölümlerin ardında kaktüslü yaşamlar kalıyordu.


Anılar olsaydı hiç değilse. Ama kimde anılar var ki?


Gördüğüm ya da kendilerinden söz edildiğini işittiğim başka kimseleri düşündüğümde, hep aynı şey. Hepsi de kendi ölümlerini öldüler. Ölümü bir esir gibi zırhlarının altında taşıyan o erkekler; çok yaşlanıp küçülen, sonra muazzam bir yatak içinde, bir sahnede gibi, bütün ailenin, hizmetçilerin, köpeklerin önünde, kibar ve saltanatla göçüp giden o kadınlar. Hatta çocuklar ölümü değil, kendilerine hâkim olup bulundukları ya da ileride olacakları hale göre bir ölümü ölüyorlardı.



mürekkep lekesi
ayşecan kurtay


Kuşlar Bile Ötmeyi Kesti


"Kitaplar bomboştur" diye bağırdı kont, kızgın duvarlara doğru, "kan, iş burada, kanda okuyabilmeli"

Masaya damlayan kahve lekesinde, yürüyen kambur adam; karanlık maddede Tanrı parçacığı.Kitabı bırakıyor elinden; kalemi, gözlüğü, yorgun zamanı...Kambursu bir görünüm verince kendine, dibine çöküp tortulandığı masadan kopabileceğini düşünüyor. Leke deyip geçmiyor; o, elleri dişi adamı görüyor. Elleri menekşeli, bal kokulu safran rengi. Hafif eğik bedenini, ileri bakan gözlerini, yılları taşıyan kıyafetlerini, belli belirsiz sargıların altındaki çiziklerini, ara tonlarını, yitik sözlerini ve adımlayan ayaklarını görüyor. Kavruk adamın ilkel, sezgisel bir hali var; kelimelerin iktidarından, sessizliğin diline varmış gibi. Bunu da görüyor. Peş peşe, ağır adımlarla, kirişin altından sus- zamana geçiyorlar.



Kör Pencerede


Birdenbire, zaman diye ne varsa odadan kaçıp gitti sandım. Sanki bir tablo içindeydik. Ama sonra ufak, kaygan bir gürültüyle zaman boşandı ve harcanandan daha çok, odaya doldu.


Avcumda sıkı sıkı tuttuğum, Malte’nin fısıldamalarını hatırlatan sepya kahve; purusya mavisi, karmen, limoniler, fildişi siyah... Kendini yazgısına bırakmış uzun beyaz kağıt, boylu boyunca önümde. Her şey olabilir. O tek tarihe takılı Toulliers Caddesi de belirebilir, Tarihi Kadıköy Çarşısı da. Fırçanın kıllarının yanına Frida'nın mırıltılı kıllarıda yapışabilir, kül yanıkları da. İçeri dolup, suyuma karışan ne varsa. Sallanan ve yıkılan adamlar, kör binalar, gebe kadınlar, Kocaman, Korkunç, Saydam... -Anne! Ateşim çıkıyor benim- , engel insanlar, köşe odalarında kostümler...


Gül ezmesi mi yatıştırır sanrılı akışı?


Ya halının motifleri...


Dur, dışarı kaçmak yok.


Bir an kendime, tarif edilemez, umutsuz ve boş bir özlem duydum, sonra yalnızca o kaldı; ondan başka hiçbir.


Notların Sonu


"Tek bir satırı derinlemesine ve ayrıntısıyla okuma eylemi Aziz Augustinus’a göre geçmişin, bugünün ve geleceğin bütün kütüphanelerini aksettirir, her sözcük geriye, Babil’e ve ileriye kıyamet borusuna kadar gider." Albert Manguel


Yeniden sessizlik. Tanrı bilir kimdi, bu sessizliği yapan.


Sessizim, ama suskun değilim.


Kitap bir kez daha bitti.


Yeşil vadilerde de dolanmıyorum.


Notların Sonu yazdı, ve kapağını kapadı kitap. Kapağını, biten diğer kitaplar gibi kapadı. O kendi döngüsünü nesne olarak tamamladı; bir kere daha. 



Dönüş


Döndüm, akşam olmuş. Belki de mevsim değişmiş. Kör alanlarda başını toprağa eğmiş cam içi çiçekleri, kapalı kalmış hava, üstümüzü incecik tül gibi kaplamış toz zerreleri...


Zamanı tüketen Güneş ve Ay duruyor hâlâ.


Bir andan diğerine sıçrayan, tehlikeli, acımasız, cazibeli bir yolculuktan dönmüş herhangi biri gibiyim. Çay, simit, peynir, çilek reçeli özlemli. Yine de Dünya'nın insan ayağı değmemiş topraklarında dolaşıp, Ay'ın arka yüzünü görmüş kadar doygun.


Yanı başımda üstü yazı ve mürekkep damlaları dolu onca kağıt.


Yalnızlık korkusu mu, yansımaların boş kağıtlara yazılıp durması?


İz bırakmak mı? Eve dönüş için Kara Orman yoluna atılmış çakıl taşları sanki.

Her şey olabilir. 



*Italik yazılar Malte Laurids Brigge’nin Notlarından alıntıdır.

Eserler Ayşecan Kurtay'a aittir.

 

5 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page